09 Aralık 2018
%PM, %16 %589 %2018 %13:%Şub

‘’TTE saldırısı ve direniş sınıf savaşımın hapishanelerdeki devamıdır’’

Devletin baskılarını asgariye indirecek, zulmetmesini önleyecek en önemli olay, dışarıda sınıf mücadelesinin yükselmesi ve mevziler kazanmasıdır. İçerdeki devrimci, dışardaki mücadelenin yükseldiğini bilirse, güven  duyarsa  sistemin önlemleri ona vız gelir. Direnişi tek başına yürütme cesaretine de sahip olur. Dışarda   yaprak kımıldıyorsa içerdekinin ruhunda  fırtınalar eser. Düşünceleriyle, inancıyla, direnişiyle yıllarca dipdiri ayakta kalmasını sağlar. Sonuç olarak ben diyorumki; cezaevlerinde rehabilitasyon ve teslim almayı engellemenin en etkin yolu  dışarda yaprak   kımıldamasıdır. Sınıf mücadelesinin her alanda yükselmesidir

HABER MERKEZİ(16.02.2018)- Halkın Günlüğü: Öncelikle bizimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bilmeyen okuyucularımız için, kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz?

İbrahim Ünal: Ankara Beypazarı doğumluyum. Orta okulu beypazarı’nda Öğretmen Okulu’nu Ankara’da okudum. Dört yıl öğretmenlik yaptıktan sonra 1973 yılında İstanbul Eğitim Enstitüsü eğitim bölümüne başladım. 1974 yılı ortalarında partiyle (TKP/M-L) ilişki kurdum.

1975 yılı bahar aylarında Devrimci Gençlik Derneği’ni (DGD) kurarak başkanlığını yaptım. 1976 yılında yaşadığımız bölünmede parti saflarını tercih ettim. Ardından yaşanan bölgesel dönemde ve 1978 başlarında yapılan parti 1. Konferansı’ndan sonra da partide çeşitli alanlarda yöneticilik   yaptım. Ağustos 1980’de  Dersim  kırsalında mücadele yürütürken dağda yakalandım. Yakalandıktan yirmi gün kadar sonra 12 Eylül darbesi yapıldı. Bu sırada Elazığ’da sorgulanıyordum. Devamında ikibuçuk aylık bir sorgulamanın sonucunda tutuklandım.

İstanbul’da sırasıyla Selimiye, Kabakoz, tekrar Selimiye, Metris, Sultanahmet, Sağmalcılar Hücre Tipi ve en son da tekrar Metris cezaevlerinde kaldım. Bir cezaevinde 5-6 ay, bazen bir yıl, en fazla da iki yıl tutuldum. Sekiz yıl boyunca adeta sürgünleri yaşadım. Nihayet 1988 yılı Temmuz ayında Metris’den tahliye oldum.

H.G: Darbe dönemi getirilen tek tipin ön günlerinde siyasi ortam nasıldı? Tek tipin getirildiğini nasıl  öğrendiniz? Ne tip hazırlıklar yapmıştınız?

İbrahim Ünal: Tek tip dayatılmadan önce ben Sultanahmet Cezaevi’nden, yeni inşa edilen Sağmalcılar Hücre Tipi cezaevine götürülmüştüm. Sanırım 6-7 kişilik bir guruptuk. Ben, Fatih Öktülmüş, Dursun Karataş, Hüseyin Solgun, İbrahim Yirik … Çeşitli örgütlerin iddianamelerinde örgüt yöneticisi olarak geçen isimlerdik. Bir yıl kadar önce aynı kişiler Metris’den gelmiştik. Sağmalcılar Hücre Tipi’ne, bizim arkamızdan Metris ve Sultanahmet’den onar-onbeşer kişilik bir kaç grup daha geldi. Bu sevkler devam ederken Sultanahmet’deki tutuklu arkadaşlarımız duruşmalara gelmez oldu. Ziyaretçiler ve avukatlardan da bilgi alamıyorduk; çünkü bütün ziyaretler yasaklanmış. Orada ciddi bir şeyler yaşandığını tahmin ediyoruz, neler olduğunu ve arkadaşlarımızın neden duruşmalara çıkarılmadığını mahkemeye soruyoruz ama bilgi alamıyoruz.

Sonra enterasan bir şekilde temasa geçtiğim birisi bana, Sultanahmet Cezaevi etrafında dolaşırken içerden yoğun slogan sesleri geldiğini söyledi. Ciddi bir direniş yaşandığı kesindi. İlerleyen günlerde öğrendik ki tek tip elbise giyme zorunluluğu dayatılmış. Benim hafızamda kalan tek tipin ilk uygulanmaya çalışıldığı ve müthiş bir direnişin ortaya konduğu cezaevi Sultanahmet idi. Diğer cezaevleriyle de irtibat kurularak İstanbul çapında tek tipe karşı açlık grevi başladı.

Ziyaret yasakları olduğu zaman cezaevleri arasında haberleşme zorlaşıyor, bazen de mümkün olmuyordu ama cezaevi içinde en zor şartlarda bile koğuşlararası haberleşme sağlanıyordu. Örneğin, koğuş zeminine sert bir cisimle vurarak kendimize özgü oluşturduğumuz bir çeşit mors alfabesi sistemiyle, 50-60 hatta yüz metre uzaklıktaki koğuşlarla haberleşebiliyorduk. Bardak vs. türü araçları yere kapaklayıp kulağımızı üstüne koyarak, çok uzaklardan gelen sinyalleri bile alabiliyorduk. 15-20 gün kadar süren açlık grevinin ardından Sultanahmet’deki tek tip dayatmasından vazgeçildi. Bir süre sonra Sultanahmet’den Sağmalcılar ve Metris’e sevkler devam etti ve sanırım Sultanahmet’de siyasi tutsak kalmadı.

H.G: Daha sonra tek tip dayatması nasıl tekrar gündeme geldi? Tutsakların  buna karşı tepkisi ne oldu?

İbrahim Ünal: Tek tipden kolay vazgeçmiyeceklerini biliyorduk. Devletin merkezi bir politikasıydı. Çünkü ülke genelinde bir çok cezaevinde tek tip politikası uygulanmış ve kayda değer bir direniş yaşanmamıştı. Devlet İstanbul cezaevlerini de düşürmek için zorlu bir çatışmayı göze alarak politikasını sürdürecekti. Nitekim 5-6 ay kadar sonra, Metris ve Sağmalcılarda toplanan siyasi tutuklulara tek tip elbise giydirme politikası yeniden gündeme geldi. Elbiseler koğuşlara getirilip tutuklulara verilmiyordu; öyle bir şey olsa elbiselerin anında temizlik bezi haline geleceğini biliyorlardı. Duruşmalara, hastaneye vs. giderken tek tip giymeyi zorunlu hale getirdiler. Koğuştan çıkarıp götürdükleri kapı altında elbiseleri zorla giydirmeye başladılar. Kollarımızı, bacaklarımızı tutarak kendileri giydirip arkadan kelepçe takıyorlardı. Tabi bu hadise de kolay olmuyordu. Giydirmeye direndiğimiz için en az on-onbeş dakika sürüyordu. Arabaya geldiğimizde başka bir tutuklu varsa elbiseleri dişlerimizle anında parçalıyorduk. Ve atlet don kalıyorduk.

Mesela ben o sıralar bir sivil mahkemeye çıktım. Öğrenci iken bir çatışmada yaralama olayından dolayı Kadıköy Ağır Ceza’da yargılanıyordum. Cezaevi çıkışında elbise giydiremediler. Üzerimde ince bir kazak ve ayağımda şort var. Kış günü. Salona girdiğimde heyet üyelerinin üçünün de kadın olduğunu gördüm. Ortada oturan hakim kadın beni o halde görünce gözleri fal taşı gibi açıldı. “Bu ne biçim kıyafet, niye böyle geldin” diye sorunca, “onu askerlere soracaksınız, elbiselerimi giymeme izin vermiyorlar” dedim. Odadaki astsubaya baktı, “efendim tek tip elbise veriyoruz giymiyorlar” dedi. Hakim kadın “ee bu çocuklar bu soğuk havalarda üşüyüp hasta olmayacaklar mı” deyince astsubay “mevzuat böyle, biz uygulamak zorundayız” dedi. Hakimlerin üzüntüsü mimiklerinden anlaşılıyordu. “Seni duruşmalardan vareste tutalım bu şekilde getirmesinler, hasta olacaksın, avukatın gelsin” dediler.

Şort-gömlek gidişler çoğalınca sanırım hakimlerin, başka bürokratların, belki de kısmen sivil halkın tepkileri oldu ki yarı çıplak dışarı çıkarmaktan vazgeçtiler. Duruşma, hastane vs. için çağırıyorlar, elbise giymiyorsan geri götürmeye başladılar. Bu sefer de içerde sivil elbise giymeyi yasakladılar. Ziyaretçi, avukat vs. görüşüne çıkarken eşofman-pijama ve sert plastikten yapılmış terlik giyiyorduk.

Ben cezaevinde evlendim, eşimle resmi nikah yaptık yani. Nikaha giderken bile elbise ve ayakkabı giymeme izin vermediler. Nikah memurunun karşısına eşofman ve plastik terliklerle oturdum. Koridorda yürürken o terlikler şıkıdım, şıkıdım ses çıkarıyordu.

1984 ortalarına kadar İstanbul’daki bütün cezaevlerinde, değindiğim şekilde bir direniş sergilendi. Bu direnişler anlatıldığı kadar kolay yaşanmıyordu. Haftada bir kaç kez koğuşları alt-üst eden hoyrat “arama”lardan koridorlarda ve kapı altlarında sistemli uygulanan bir dizi atılan dayaklara kadar vahşi uygulamaların nesnesi olduk. Tek tip elbiseye karşı direniş, Sultanahmet’deki saldırının püskürtülmesinden sonra böyle gelişti.

Bu arada siyasi gruplar arasında çeşitli taktik eylemler ve tek tip olayı sürekli tartışılıyordu. Bazı siyasi temsilciler, direnen kitlede yorgunluk alametlerinden söz ederek giyilebilir mi sorusunu tartışıyordu. Bazı grupların tabanında, kısmen bizim tabanımızda da yorgunluk belirtilerini o sıralar ben de tespit ediyordum. Hatta bazı siyasi gruplar, davaların sağlıklı takibi; bazı olanaklardan yararlanarak savunma haklarını kullanabilmek; dışarıyla sağlıklı ilişkilerin kurulabilmesi; yorulan kitlenin toparlanması vs. açılarından taktik ve geçici olarak giyilebileceğini tartışmaya başlamışlardı.

Tek tip elbise Sağmalcılarda da dayatıldığında TKP/ML’nin cezaevi komitesi bir bildiri yayınlayarak, tek tipi “mavi kefen” olarak niteledi. Yani, tek tip elbiseyi giymek “siyaseten ölüm demektir” diyordu. Ben bu değerlendirmeye karşı çıktım (Erhan Gencer de eleştirmiş). Bu değerlendirme tek tip olayına ilkesel (kırmızı çizgi) bir yaklaşımdı. Son derece “sol” ve keskin, bir o kadar da sorunlu bir değerlendirme idi. Mücadelenin uzun süreceğini, dolayısıyla çeşitli dönemlerde taktiklerin değişebileceğini filan anlatmaya çalıştık. Ayrıca, partinin İstanbul’dan ibaret olmadığını, Mamak’ta ve ülkenin çeşitli cezaevlerinde yoldaşlarımızın tek tip elbise giydiklerini filan yazılı şekilde anlatmaya çalıştıysak da, bu değerlendirmeyi düzeltmedikleri gibi bize “karamsarlığınızı sağa sola yaymayın” diye yazılı bir uyarı geldi. Bu değerlendirme ile ülkenin çeşitli cezaevlerinde elbise giyme kararı alan parti örgütlerini ve pek çok yoldaşımızı bir anda “siyasi mefta” ilan ettiler.

İlerleyen zamanda Dev-Sol ve TİKB tek tipe karşı süresiz açlık grevi başlattı. Bizim yönetim, hem objektif şartlar uygun değil ve hemde cezaevi kitlesinin böyle bir eyleme hazır olmadığı gerekçesiyle bu eyleme katılmadı. Bana göre bu eyleme katılmamanın gerekçesi sağ bir yaklaşımdı. Kitlenin eyleme hazır olup olmamasını tespit etmekten önce politikanın ne olacağı tartışılmalıydı. Yani bu talepler için bu dönemde süresiz açlık grevi eylemi doğru muydu? Öncelikle bunun sorgulanması ve tartışılması gerekiyordu. Önümüzdeki dönem çok daha ağır yaptırımlar gelebilir filan gibi soyut gerekçelerle açlık grevine başlatılmadık.

Sonuç olarak Dev-Sol ve TİKB de uzlaşmaz bir politika izleyerek, bir bakıma dayattıkları bir eylemi hayata geçirmek için açlık grevine başladılar. Süresiz açlık grevi otuzuncu günlere geldiğinde Dev-Sol ve TİKB eylemi ölüm orucuna çevirdi. Bu eylem, cezaevlerinde hem güçleri bölüyor, aynı zamanda da birlikte hareket etmenin şartlarını ortadan kaldırıyordu. Bu, o günkü koşullarda tehlikeli bir durumdu. Faşizm, cezaevlerinde saldırırken örgüt ayırımı yapmıyordu. Cezaevindeki ayrışmanın mücadeleyi her iki kesim açısından da zayıflatacağı kesindi. Böyle bir durumda teslimiyet ve uzlaşma fikrinin güçleneceği de kaçınılmazdır. Kitle psikolojisi açısından bakarsak, insanların önderliklere ve gücüne karşı güveni sarsıldığında teslimiyet ve uzlaşma duyguları güçlenerek öne çıkar.

Eylemin ölüm orucuna dönüştürülmesiyle birlikte siyaset olarak biz “ölüm orucundan vaz geçmeleri şartıyla” destek kararı aldık. Bu konuda yönetimle yine çelişkiler yaşadık. Ben eyleme şartsız destek verelim ve birlikte bitirelim diyordum. Böylelikle hem cezaevindeki bölünmüşlük kısmen bile olsa giderilmiş olur ve hem de güçlü bir destek karşısında cezaeviyönetimi şartları kabul ederek ölümlerin yaşanması önlenmiş olurdu. Ayrıca ölümler yaşanmadan elde edilecek bir başarı, ilerde yaşanacak zorlu mücadeleler açısından moral takviyesi olacaktı. Dev-Sol ve TİKB ölün orucundan vazgeçmedi; bizimkiler bir süre sonra “şart”dan vazgeçerek eyleme destek grevine başladık. Ölüm orucu eyleminin devamında, ellinci günlerin sonuna doğru ölümler başladı. Sonuç itibariyle, Dev-Sol’dan Abdullah Meral, Haydar Başbağ, Hasan Telci, TİKB’den Fatih Öktülmüş yiğitçe direnerek ölüm orucunda hayatlarını kaybettiler.

Ölüm orucu devam ederken bizim yönetimden bir öneri geldi; bu öneri benim de kafama yatmıştı. Özellikle ölümleri engellemek amacıyla, tek tip elbiseyi pazarlık konusu yaparak daha iyi şartlar oluşturabiliriz. Nitekim Metris’de Dev-Sol ve TİKB dışındaki gruplarla birlikte kısa süreli bir geri çekilme taktiği uygulandı. Bu öneri ve Metris’deki geri çekilme bizim açımızdan bir tutarsızlıktı çünkü “mavi kefen” değerlendirilmesinden vazgeçiliyordu. Bu tartışmalar devam ederken ve bütün tutuklular destek grevine başladıktan sonra saldırılar azalmaya başladı ve ilk ölüm olayı ile birlikte hepten durdu. Cezaevi yönetimi tek tip dayatmasından vazgeçti. İçerde kendi elbiselerimizi giyebiliyoruz, dışarıya çıkışlar isteğe bağlandı. Her siyasi hareket, duruşmalarını takip etmek için birer, ikişer kişi tespit ederek tek tip giymelerine izin verdi. Bizim dava sonuçlandığında da kararları öğrenmek üzere bir arkadaşımız elbise giyerek duruşmaya gitti. Sonuç itibariyle, üç yıla yakın bir süre devam eden zorlu çarpışmalar sonunda devletin tek tip politikası İstanbul cezaevlerinde bozguna uğradı ve giderek hepten gündemden kalktı. Örneğin biz, sanırım 1985 sonları veya 1986 başlarında Metris’e sevk edildik. Ne sağmalcılar’dan çıkarken ve ne de Metris’e girişte tek tip dayatmasının sözü bile edilmedi.

H.G: Darbe döneminde bir direniş sergilediniz ve sonuç olarak tek tip dayatması geri çekildi. Bu gün yeniden tutsaklara tek tip elbise giydirilmek isteniyor. O gün darbeci Kenan Evren vardı, bugün tek adam Erdoğan, tutsaklara tek tip giydirmekle amaçladıkları şey nedir?

İbrahim Ünal: Olaya öncelikle siyasi tutsaklar açısından ve sınıfsal olarak bakmak gerekir. Bilindiği gibi, adli tutuklular açısından tek tip sorun değildir, devlet açısından da önemli bir politika değildir. Benim açımdan tek tip uygulamasının iki temel amacı vardır: Birincisi, düzenin sahipleri/devlet, düzen muhalifi siyasileri aşağılayarak onurlarını zedelemek; ikincisi onların bu utancı içerisinde boyun eğdirerek rehabilite edip düzenle adaptasyonunu sağlamak. Böylece tehlike olmaktan uzaklaştırmak. Bu amacını gerçekleştirmek için basitmiş gibi görünen çok planlı ve karmaşık politikalar uygular.

Tek tipe karşı zorlu bir direnişle karşılaşacağının hesabını yapan devlet, İstanbul cezaevlerinde işe daha basit yaptırımlar dayatarak başladı. Örneğin, sanırım 1982 baharıydı; siyasi yapıların iddianamelerinde yönetici olarak gösterilen 20 dolayında tutukluyu Metris’de tecrit koğuşlarına alarak kitleyle bağlarını kesmeye çalıştı. Hemen arkasından sayımlarda hazırol vaziyetinde durulacağını ve ceketlerin önünün kapalı olması gerektiği kuralını dayattı. Asla uymayacağımızı ilan ettik. Bunun üzerine sabah akşam sayımlarında koğuşlardan birer kişiyi zorla dışarı çıkarıp koridorda feci şekilde dayak atmaya başladılar. Bu uygulama günlerce sürdü. Daha sonra, “tamam önünüzü kapatmıyorsunuz, o zaman ceket giymeden sayıma çıkın ve hazırolda durun” denildi. Önemsiz bir kuralmış havası veriliyor ama bunu kabul ettiğinde daha önemli bir yaptırımın sırada olduğunu bilmelisin. Bu basit gibi görünen yaptırımların amacı, bir bakıma tek tip elbise giymeye giden yolun kaldırım taşlarını döşeyecekti. Tek tipi de giydirdiğinde her dediğini yaptırmış olacağından devlet, önemli ölçüde amacına ulaşmış olacaktı. Dolayısıyla, basit ve önemsiz görünen bir çok kural ve yaptırım insanı zayıflatmanın, inancını boşaltmanın, onurunu zedelemenin ve bunun dozunu yavaş yavaş artırarak tam anlamıyla teslim almanın bir aracı ve politikasıydı.

O gün, siyasi tutuklulara tek tip elbise giydirmekten düzenin ve devletin beklentileri ne idiyse, bugün de Ak Parti iktidarı ve T. Erdoğan için aynı beklentiler sözkonusudur. Başta da değindiğim gibi, tek tip gibi baskılar ve ona karşı direnişler siyasi savaşımın cezaevlerindeki devamından başka bir şey değildir; yani sınıfsaldır.

Darbe döneminde biz, tek tip olayını aynı zamanda bir onur sorunu haline getirdik ve sonuna kadar onurumuzu da korumuş olduk.

H.G: Bugün tek tip yeniden dayatılıyor. Peki ne bekliyor  sizce AKP? Geçmiş dönemle bugünün farkı ne?

İbrahim Ünal: Bugünkü iktidarın amacı da 1980 döneminde başlatılan politikayla aynıdır. Düzen muhalifi insanları tek tip elbise giydirerek onları küçümsediğini, aşağıladığını ve onur kırıcı davrandığını ortaya koymak. İnsanlar bu psikolojiye girdiğinde onları, daha kolay rehabilite ederek sisteme dahil etmeyi hedefliyor. Ben böyle yorumluyorum. Yoksa tek tip klasik anlamıyla bir güvenlik sorunu değildir. Tek tip konusundaki politikalar en eski, Amerika’da uygulanagelmiş ve yaygın olarak Avrupa ve daha pek çok ülkede de uygulanmaktadır. Amerika ve Avrupa’da bizde ve bizim gibi ülkelerde olduğu kadar yoğun siyasi tutuklu olmadığı için, uygulamanın asıl kitlesi adli tutuklulardır. Güya bunlar firar ederse sivil halktan ayrılabilmesi hedeflenmiştir. Belki başka amaçlar da vardır. Tarihçesi ve uygulama amaçları konusunda araştırmam olmadığı için fazla bilgi sahibi değilim.

Biri askeri yönetimdi, bugünkü “sivil” yönetim. Her iki dönemde de hedeflenen amaç ve kullanılan araçlar birebir aynı. Ancak cezaevlerinin fiziki yapılarında epeyce bir değişiklik oldu. Bugünkü cezaevlerinin mimari yapıları, denetimleri, güvenlik tedbirleri vs. farklılaştı. Dışardan takip ettiğim kadarıyla özellikle F tipleri siyasilerin yoğun olarak tutulduğu cezaevleri ve tamamı hücre tipi mimarisine göre inşa edilmiş. Birer ikişer kişilik hücreler. Tutuklular arasında haberleşme olanağı var mı, ya da yaratılabilir mi bilmiyorum. Toplu tepki gösterebilmek için haberleşme çok önemli bir olanak.

Bugünkü mimari yapılara göre bizim kaldığımız cezaevlerinin iki önemli avantajı vardı; birincisi; biz karşılıklı ve kısmen kalabalık koğuşlarda kalıyorduk. (Sultanahmet’de 40-50 kişi, Metris’de 16 kişi, Sağmalcılar’da 6 kişilik koğuşlar vardı.) Kalabalık koğuşlarda kalmak başlı başına bir güvendir. İkincisi; haberleşmemiz kolay ve çabuk oluyordu. Sesle, bir havalandırmadan öbürüne atılan hamur topları ve en önemlisi kendi geliştirdiğimiz çok özgün yöntemlerimiz vardı. Kısa sürede diğer tutuklularla tartışmak ve haberleşmek, bir yaptırıma topluca karşı koymak birey açısından çok büyük bir güven, dolayısıyla direnme gücü demektir. Kitlesel karşı koyuşlar, her zaman düşmanı geriletici ve onu rahatsız eden en etkili eylemlerdir. O yıllarda bizim böyle bir şansımız vardı. Bu günkü cezaevi mimarileri bu şansı epeyce azaltmışa benziyor. Bu durum çok büyük bir moral bozukluğu yaratıyor. Buradaki amaç da, insanları bireyselleştirerek ve giderek politik mücadeleden uzaklaştırıp, soyutlayıp belli bir konformizm içine sokma isteği ve taktiğidir. Cezaevinde yalnız kaldınız mı, denetleyen yoksa, canlı bir siyasi çalışmanın içinde değilseniz, pek çok devrimci mutlaka kendini koruyacaktır ama farkında bile olmadan konformizm denizine doğru kulaç atma ihtimali yüksektir. Politik kitlenin varlığı, onlarla ilişki içinde olmak, doğru bir önderliği de sahipsen kendini sürekli canlı tutup yeniden üretebilirsin. Ne varki bugünkü koşullarda, insanın kendisini ideolojik-siyasi bakımdan korumasının daha da zor olduğu anlaşılıyor.

Bu bakımlardan dönemler açısından epeyce farklılık var. Aynı politikalar bugünkü koşullarda daha çok sonuç verebilir. Yıllardır uygulanıyor, olumsuz sonuçlar çoğaldı mı, somut olarak bir bilgiye sahip değilim. Onu siyasal yapılar gözleyerek, analiz ederek, istatistik yaparak bilebilirler; ellerinde somut veriler var.

Cezaevleriyle ilgili mimari ve yönetim politikaları, ne darbecilerin ve ne de bugünkü yönetimin icad ettiği politikalar değil tabiki. F tipi cezaevlerinin uzun yıllar önce ABD ve Avrupa’da inşa edildikleri biliniyor. Tabi buna Türkiye’deki 50 yıllık aktif devrimci mücadeleden devletin çıkardığı dersleri de eklemek gerekir.

Mevcut koşullarda siyasi tutsakların, haberleşme ve kitlesel mücadele olanakları sınırlandı. Bu zorlukları aşabiliyorlar mı, yeni yöntemler geliştirilebildi mi, işe yarıyor mu vs. vs. bilgim, dolayısıyla fikrim de yok. Ama olsa bile direnişler artık en azından bir süreliğine bireyler temelinde yapılmak durumunda. Bununda acı sonuçları olabilir; kolay ezerler.

 Devletin baskılarını asgariye indirecek, zulmetmesini önleyecek en önemli olay, dışarıda sınıf mücadelesinin yükselmesi ve mevziler kazanmasıdır. İçerdeki devrimci, dışardaki mücadelenin yükseldiğini bilirse, güven duyarsa sistemin önlemleri ona vız gelir. Direnişi tek başına yürütme cesaretine de sahip olur. Dışarda yaprak kımıldıyorsa içerdekinin ruhunda fırtınalar eser. Düşünceleriyle, inancıyla, direnişiyle yıllarca dipdiri ayakta kalmasını sağlar. Sonuç olarak ben diyorumki; cezaevlerinde rehabilitasyon ve teslim almayı engellemenin en etkin yolu dışarda yaprak kımıldamasıdır. Sınıf mücadelesinin her alanda yükselmesidir. Bu durum her bakımdan içerdeki tutsakları motive edecek, yaşatacak, düşünceleriyle direnişlerini geliştirecektir. Dışardaki ve içerdeki mücadelenin koordinasyonu devletin baskısını azaltacak, durduracak ve giderek yok edecektir. Sınıf mücadelesinin kendisi ve yaratacağı kamuoyunun gücü ve onun baskısıyla bu sonuçları almak onca zor olmayacaktı